DosyalarSosyolojiToplumsal Cinsiyet Çalışmaları

Çocukluk Kavramı Üzerine

Çocukluk, tarihsel bir döngü ve bu döngünün toplumsallaşma süreci hesaba katıldığında, geleneksel çocuk tanımları yetersiz kalıyor.

Çocukluk, tarihsel bir döngüdür ve bu döngünün toplumsallaşma süreçlerinin farklılıkları üzerinde düşünüldüğünde, çocukluk kavramını genel olarak açıklamak yetersiz kalacaktır. Çocuğa yüklenen anlam, çocukluk anlayışını ifade eder. Dolayısıyla çocukluk, toplumsal bir kavramdır ve kendi içinde bulunduğu toplumun özeliklerine göre şekillenip varlığını devam ettirir.

Çocuk kavramı hukuksal açıdan, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin ilk maddesinin çocuğu, ‘çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, on sekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır‘ şeklinde tanımladığı görülmektedir (Unicef, 2003:1).

Bunun dışında çocuk ve çocukluk kavramları her dönemde ve her çağda içinde bulunduğu toplumun kültürel özelliklerine göre tanımlandı.  Dile yansıyan bu tanım, her ülkenin özelliklerine göre farklı adlandırıldı. Örneğin; “Çocuk kelimesinin tam karşılığı insan yavrusudur. Çocuk sözcüğü İngilizce child, Almanca kınd, Fransızca enfant, Osmanlıca tıfıl olarak geçer. Çocuğu bir anne ve babadan doğmuş yavru olarak tanımlamak mümkündür” (Polat, 1997:7). Çocuk sözcüğü Kaşgarlı Mahmut’un Divanü Lügati’t Türk’ünde ‘domuz yavrusu’ olarak tanımlanmıştır (Işık, 2016:11).

Antropolog Sedat Veyiz Örnek’in 1979’da yayımlanan ve Türkiye genelinde yapılan çocuklarla ilgili gelenek, inanç ve pratiklerin derlenmesiyle oluşan “Geleneksel Kültürümüzde Çocuk’’ adlı eserinde şu sözlerinde çocuk anlamında kullanıldığı kaydedilmiş: sıpa, ulan, bala, bilik, bebe, bebek, döl, çağ, çağa, enik, oğlak, sabi, kızan, geven, hardal, körpe kuzu, masum, melaike, kulan, kurban, küçük, kıran, tıfıl, ufaklık, paşa, velet, yavru, yavşak, yavuncak, yetim, zori… (Işık, 2016:11). Bunun yanı sıra bir diğer konu ise, ergin dönemde çocuklara verilen öğütleri anlatır. Bunlar töreyle, aktöreyle ve kötü alışkanlıklarla ilgili olanlardır. Örnek verecek olursak; “açık saçık” filmler görmemeleri (her iki cinse), “açık saçık” kitaplar okumamaları (her iki cinse), ağaçlara tırmanmamaları (kızlara), ağır olmaları (kızlara), akıllı uslu olmaları (her iki cinse), aşırı hareketlerde bulunmamaları, başları açık dolaşmamaları (kızlara), büyüklerin yanlarında oturup gülüşmemeleri (her iki cinse), cinsel ilişkide bulunmamaları (her iki cinse, özellikle kızlara), doğru yoldan ayrılmamaları (her iki cinse), erkeklerle fazla konuşmamak (kızlara), çok konuşmamak (kızlara), çok para harcamamaları (erkeklere), dürüst ve namuslu olmaları, hırsızlık yapmamaları, içki içmemeleri, kavga etmemeleri, kendilerine sahip olmaları (kızlara), kötü alışkanlıklar edinmemeli, kötü arkadaşlıklar, kötü yerlere gitmek (erkeklere), kötü yola sapmamaları, küfür etmemeleri, kumar oynamamaları (erkeklere), okuyup adam olmaları (erkeklere) sağı solu rahatsız etmemeleri, sigara içmemeleri, sokakta oyun oynamamaları (kızlara), tanımadıklarıyla gezmemeleri, tek başına sokağa çıkmamaları, yalnız bir yere çıkmamaları (kızlara), zanaat sahibi olmaları (erkeklere) (Örnek,1979:281,282). İkili cinsiyet üzerinden çocuklara verilen bu nasihatların dönemin cinsiyetçi ve heteronormatif ilişkilerini yansıttığını görmekteyiz.

Geleneksel kültür içinden çocukluğu anlamak

Kültür, insan topluluklarına kimliklerini veren ve onları birbirinden ayırt eden özelliklerin toplamıdır (Mutlu,2012: 205).

Yetişkinlerin çocuklar için ürettiği kültür; toplumun kemikleşmiş kurallarının içine sıkışmış olan toplumsal davranış kodlarıdır. Bu gibi unsurları kültürel çerçeve içerisinde sunar ve yetişkinliğe hazırlanırlar. Yetişkinler tarafından hazırlanan bu değerler, kuşaktan kuşağa aktarılarak çocuğun yeni bir kültür oluşturmasını engeller.

Toplum; evlilik, aile ve akrabalık grupları yoluyla topluma sistemli olarak onaylanmış yeni insanların girmesini sağlar (Fichter,2012:89). Gelenekler ise, bir topluluğun devamı bakımından vazgeçilemez sayılan açıkça ifade edilmiş ve yaptırıma bağlanmış kurallardır (Atiker, 1995:53). Toplumsal normlar geçerli oldukları sürece sanki değiştirilmesi olanaksızmış gibi algılanır ve kişilere göreli olarak dışta kalırlar. Bu normların uygulanması ile ilintili olarak edinilen deneyimler kişilerin belli durumlarda nasıl davranacağına ilişkin davranış örnekleriyle donatır (1995:55). Sosyalleşme süreci, çocukluk çağından başlayarak kültür ve toplumsal normları içselleştirir. Bunun sonucunda da kişiler toplumsal kimlik kazanır (1995:61). Gelenekçi toplumlarda, bireysel kimliklerin gelişmesi topluluk kimliği tarafından engellenilir (1995:62). Geleneksel akraba topluluklarında çocukların sosyalleştirilmesi ve dolayısıyla toplumsal normların çocuk tarafından içselleştirilmesi yalnız ana baba değil diğer yakın akrabaların denetimi ile genellikle çok başarılı bir şekilde gerçekleşir ve böylece topluluk kimliği olduğu gibi yeni kuşaklara aktarılarak yeniden üretilir.  Bunun olumsuz yanı çocuk kendi kimliğini oluşturmada çok geç kalır ve bireyselliği gelişemez (1995:63). Kişilerin bireyselleşmesi ve kişiliklerini geliştirmeleri normatif rol beklentilerinin değişik yorumlara izin verecek biçimde esnek olması ve kişilerin dil iletişimi aracılığıyla bu serbestiyi kullanarak kendi bilinçlerine varmalarıyla gerçekleşecektir (1995:65).

Geçmişte çocukluğa ait imgeler, var olan toplumsal düzeni meşrulaştırır ve belleğin kültürel inşasını yeniden yapılandırır. Toplumsal algı süreci, beraberinde birçok imgeleri öğreterek kültürel senaryoları oluşturur. Çocuk ilk olarak “kız” ve “oğlan” olgusunun ne demek olduğunu ailesinden öğrenir ve böylece ikili cinsiyet kalıp yargıları ailede öğrenmeye başlar. Örneğin bebeğin cinsiyeti doğum öncesinde öğrenildiyse, bebekle ilgili hazırlıklar doğacak çocuğun varsayılan cinsiyetine göre yapılır. Kız çocuklarıyla özdeşletirilen renkli giysiler alınır, annenin ve çocuğun saçına kurdeleler takılır ve ‘kız çocuğu süslü olmalıdır’… Oğlan çocuklarına ise sünnet ritüelleri düzenlenir ve erkeklikleri yüceltilerek kutlamalar yapılır.

Çocuklar, toplum tarafından kız ya da oğlan olarak etiketlenmelerinin ardından cinsiyetin kültürel anlamlarını öğrenmeye başlarlar. Cinsiyetin kültürel anlamları, toplumsal cinsiyet rolleridir. Toplumsal cinsiyet rolü, toplumun tanımladığı ve bireylerin yerine getirmelerini beklediği cinsiyetle ilişkili bir grup beklentidir. Kız ve erkek çocuklar sosyalleşme süreciyle, çeşitli nesneleri, etkinlikleri, oyunları, meslekleri ve hatta kişilik özelliklerini onlar için “uygun” ya da “uygun değil” olarak ayırt etmeyi öğrenirler (Dökmen,2015:29). De Beauvoir’e göre eksik erkek olarak kurgulanan kadının eksikliğini çektiği penis değildir. Toplumun tüm alanlarındaki hâkim ve belirleyici olan erkek yetkesidir (Kaylı,2013:81).

Kaynakça

Atiker, Erhan, (1995), ‘’Bireyselleşme ve Toplumsal Farklılaşma’’, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul

Dökmen, Y. Zehra, (2015), ‘’Toplumsal Cinsiyet, Sosyal Psikolojik Açıklamalar, Remzi Kitabevi, Altıncı Baskı, Ankara

Fichter, Joseph.H., (2012), ‘’Sosyoloji Nedir?’’, Çev. Nilgün Çelebi, Anı Yayıncılık, Birinci Basım, Ankara

Kaylı, Derya Şaşman, (2013), ‘’Kadın Bedeni ve Özgürleşme’’, İlya İzmir Yayınevi, Sekizinci Baskı, İzmir

Mutlu, Erol, (2012), ‘’İletişim Sözlüğü’’, Sofos Yayınları, Altıncı Basım, Ankara

Mutlu Özdemir, İlker, Işık, Sefer Yetkin, (2016), ‘’Saygı’’, Ezgi Kitabevi, Birinci Baskı, Bursa

Örnek, Sedat Veysi, (1979), ‘’Geleneksel Kültürümüzde Çocuk’’, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara

Polat, Oğuz,(1997), ‘’Çocuk ve Hakları’’, Analiz Yayınları, 1. Baskı, İstanbul

Tagler

Esra Dalçiçek

Elbet bir gün herseyin mümkün olacağına inanıyorum

İlgili İçerikler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı